Dr.Albert Coombs Barnes , Barnes Foundation


1

25 Temmuz 1951 günü Amerika’da yayınlanan Herald Tribune şu haberi veriyordu: “Amerikan sanat ortamı inatçı ve marjinal bir sanat tutkunu Dr. Albert Barnes’i kaybetti.” Bir gün önce Barnes, hiç beklenmeyen bir biçimde trafiğin yoğun olduğu saatlerde arabasıyla on tonluk bir kamyonun altına girerek can vermişti. Albert Coombs Barnes, 2 Ocak 1872′de Amerika’da John J. Barnes ve Lydia Schafer’in üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. O sıralarda Barnes Ailesi, Cork Street’te küçük bir evde oturuyordu. Albert Barnes altı yaşına geldiğinde ailesi, Güney Philadelphia’da ufak bir kasaba olan Welch’e taşındı. 1885′te Barnes hayatını kökten değişime uğratacak olan, Central High School öğrencisiydi. Buradaki eğitimi sırasında, bilim dünyasının bütün kapıları küçük Barnes’e açılmıştı. Burada bilimsel metodlar, araştırma ve laboratuar çalışmaları, gözlemler ve buluşlar dünyasıyla tanıştı. Fikir tartışmalarına tanıklık yaptı ve en önemlisi, insanlara kendi fikirlerini nasıl kabul ettirmesi gerektiğini öğrenmişti. Bu yıllarda, Barnes’in ilgi alanı içinde bulunan sanata, şimdi bilim tutkusu eklenmişti. Bu iki ayrı yüksek disiplin, onu hayatı boyunca izleyecekti. Barnes Central High School’da basketbol takımında oynamaya başlamıştı ve yakın arkadaşı William J. Glackenz’le yoğun sanat tartışmaları yapıyordu. 1889′da okulu bitiren Barnes, aynı yıl Pennsylvania Üniversitesi Tıp Bölümü’ne yazıldı. Okulun aidatlarını, profesyonel oynadığı okulun basketbol takımından aldığı parayla karşılıyordu. 1892′de okuldan mezun olduğunda, not ortalaması oldukça yüksekti. Ancak, Barnes için bu eğitim yeterli değildi. Master yapmak için, okulun kimya ve felsefe bölümüne başvurdu. Hızlı ve metodik karakteri, onu çok şey öğrenmeye zorluyor, mesleğinde yepyeni alanlara açılmak istiyordu. Zorluklar karşısında baş eğmeyen amansız bir tutum, ileride onu yepyeni buluşlara sürükleyecekti. 1896′da Barnes, Berlin’e gitmeye karar verdi. Bu yıllarda, Amerika’da Alman kaynaklı ürünler çok revaçta, Alman kimyagerler çok gözde idi. Barnes bu kentte hem kimya, hem felsefe okumak istiyordu. 1890′da, Heildelberg Üniversitesi’nde Mayıs ayından Ağustos ayına kadar süren kurslara katıldı. Profesör Kuna Fischer’den dersler aldı, Leibnitz, Fichte, Kant ve Hegel üzerine yapılan analitik seminerleri izledi. Okul sıralarında tanıştığı kimyager Herman Hille’yle, yakın dostluk geliştirmişti. Barnes, Hille’yi kendisinin Amerika’da çalışmakta olduğu Mulford şirketine önereceğini söyledi. Arkadaşı bunu sevinçle kabul etti. Kurs bittikten sonra Amerika’ya dönen Barnes, 1900 yazında tanışmış olduğu Laura Leighton ile 4 Haziran 1901′de Brooklyn’de Saint-James Protestan Kilisesi’nde evlendi. Nikah töreninde Barnes’in yakın arkadaşı Herman Hille de bulunuyordu. Alman kimyager Hille’nin, Amerika’ya gelişi ile birlikte, Barnes hayatında henüz ne kadar önemli bir karşılaşma olduğunun farkında değildi. Hille kısa süre içerisinde Mulford’da yeni buluşlar yaparak, aylığını iki katına çıkarmıştı. Bu Barnes’in gözünden kaçmamıştı. Kısa bir süre sonra, Barnes ve Herman Hille, kendi firmalarını kurup ilaç üretimine başladılar. Bu çalışmalar sırasında, Argyrol adını verdikleri bir ilaç keşfetmişlerdi. Argyrol büyük yankılara neden olmuştu. Medikal Record’un Mayıs sayısında, bu iki kimyagerin yapmış oldukları buluş, uzun uzun anlatılıyordu. Bu başarıdan sonra, Barnes ve Hille firmalarını daha da büyüterek, yoğun bir çalışmaya girdiler. Bu sıralarda yeni bir buluşa da imza atmışlardı: Ovoferrin. Bu ilacın keşfi de büyük yankılara yol açtı. Ancak bir süre sonra, Barnes ve Hille arasında anlaşmazlık başladı. Argyrol ve Ovofenin’in satışları Barnes’e para yağdırıyordu. 1908′de Barnes, A.C. Barnes adlı kendi özel şirketini kurdu. Artık Hille ile yolları ayrılmıştı. Barnes otoriter, geçimsiz ve değişken bir yapı taşıdığı için, çalışma ve özel hayatı, tartışmalarla ve kavgalarla geçmiştir. O aynı zamanda, iş disiplini çok yüksek bir eğitici ve öğreticiydi. Bu coşkulu ve öfkeli karakter, aynı zamanda bilgi kazanmak için amansız bir savaş veriyordu.

Yıllar geçtikçe elinde bulunan sermayeyi çok iyi değerlendirmeye başlayan Barnes, Overbrook’da yirmi odalı bir ev satın aldı. Adını Lauraston koyduğu bu evin bahçesinde cins atlar beslemeye başladı. Ancak, 20 odalı evin duvarlarındaki boşluk, Barnes’ı çok rahatsız ediyordu. Hayatında bu noktaya kadar bütün olup biten, ona hiçbir zaman yetmemişti.

1910′lara gelindiğinde artık Barnes, içindeki sanat tutkusunu ifade edebilecek gücü elde etmişti. Çocukluğunda hiç bir zaman bir ressam olamayacağını anlayan Barnes, bu tutkusunu, resim sanatına daha yaklaşarak gidermek niyetindeydi. Kararını vermişti, New York’taki bütün sanat galerilerini gezecekti. Bazı galerilerden peyzajlar ve natürmortlar satın aldı. Bunlar Barbizon Ekolü’nün sanatçılarından Millet ve Diaz’ın imzalarını taşıyordu. Barnes rasgele bir satın alma yerine, bu konuda kendisine yol gösterecek bir uzman aramaya başladı. Eski okul arkadaşı William J. Glackens’e başvurdu. Onun yüksek sanat bilgisine güveniyordu. ilk buluşmalarında Millet’in ve Diaz’ın resimlerini, Glackens ağır biçimde eleştirdi. Çünkü Ona göre sanatın merkezi New York değil, Paris’ti. İki arkadaş sık sık buluşup sanat tartışmaları yapmaya başladılar. Glackens, Barnes’e Empresyonist ve Post-empresyonist sanatçıların temsilcilerini tanıttı. Barnes, arkadaşına, resim satın almak üzere Paris’e gitmesini önerdi. Glackens’in Paris’te ilk işi, ünlü art-dealer Leo Stein’le ilişki kurmak oldu. Stein, Matisse, Picasso ve Renoir gibi dehalarla çalışıyordu. Glackens Paris’te birkaç önemli art-dealer’le görüştükten sonra, Barnes koleksiyonu için Cezanne, Renoir ve Degas’tan bir iki tablo alarak Amerika’ya döndü. Barnes, kendisi için yapılan bu çalışmadan hoşnut kalmamıştı. Bundan böyle seçimlerini kendisi yapacaktı. 1912 yılında Barnes, Paris’e ilk yolculuğunu gerçekleştirirken, bir kimyagerden daha çok bir koleksiyoner gibi hareket ediyordu. Paris’ten sonra Floransa, Madrid, Berlin ve Londra’ya geçti. Amacı, sanatı yakından izlemek, yerinde öğrenmek ve algılarını keskinleştirmekti.

1912 Paris yolculuğu son derece verimli geçmişti. Ünlü galerici Ambroisa Vollard ile tanıştı. Vollard, galerisinde Cezanne ve Post-Empresyonistleri satıyordu. Kahnweiler ise Kübist sanatçılarla çalışıyordu. Bu sıralarda Paris sanat çevreleri Fütürist bir serginin etkisi altındaydılar. Modern sanatçıların eserlerini bulabilmek ise o kadar kolay değildi. Ancak Barnes’ın ilgisini çeken, bir ev oldu. Bu ev ünlü yazar Gertrude Stein’ın eviydi. Her cumartesi akşamı sanatın ilginç tipleri, bu evde bir araya geliyordu. Bu geleneksel cumartesi toplantılarından birine katılan Barnes, burada birçok ünlünün yanı sıra Leo Stein ile tanıştı. Leo’nun ilgi alanları psikoloji, felsefe ve estetikti. İnce ve duyarlı bir adamdı. Kısa sürede dost oldular. Stein, Barnes’i etkilemişti. Onun önerileriyle Empresyonist ve Post-empresyonistlerden resimler satın aldı. Bu yönelmelerde farkında olmadan yakın dostu Glackens’in gustosundan etkilendiği açığa çıkıyordu. 1914′de Barnes, hayranlık duyduğu Picasso’dan çok sayıda resim satın aldı. Birinci Dünya Savaşı başladığında Barnes’ın resim koleksiyonu çok zengin bir hale gelmişti. El Greco, Goya, Daumier, Monet, Bonnard, Delacroix, Sisley ve Pisaro’nun seçme eserleri, Barnes koleksiyonunda hacimli bir yer tutuyordu. Ve Barnes’ın yaptığı koleksiyon Amerika’da izlenmeye başlanmıştı. 1914 yılında sanat eleştirmeni Guy Pene Du Bois, “Arts and Decoration”da Barnes’ın yapmakta olduğu resim koleksiyonu için, Amerika’nın içerik bakımından en zengin koleksiyonu deyimini kullanmıştı. Temel olarak Barnes’ın koleksiyonu Avrupa Sanatı resim örneklerinden oluşuyordu. O sıralarda ünlü olmayan John Sloan, Maurice Prendegast, Charles De Muth gibi Fransız modernlerinin devamcıları olan sanatçılar da yer alıyordu. 1913 yılında New York’da başlayan Armory Show’da, Avrupa sanatının eşsiz örnekleri Amerikan halkına sunulmaya başlandı. Bu etkinlik çok ilgi çekmişti. Amerikan halkının estetik değerlerinin değişmesine, sanat bilincinin gelişmesine ve algıların başkalaşmasına yaramıştı Armory Show. Barnes bu tip organizasyonlardan hiç etkilenmiyordu. Bildiğinden şaşmayan bir tutum içinde, estetik seçimini özgürce kullanıyordu. Amerika’nın diğer koleksiyonerleri, Armory Show’dan fazlasıyla etkilenmişlerdi. Armory Show’la ilgili olarak, Marcel Duchamp “Böyle resimleri anlayabilmek için, yeni sistemin psikolojisi, metafizik, geometri ve özellikle bu yeni estetiğin belirleyici kavramlarını bilmek gerekir” diyordu. Barnes, bu tip tanımlamalara ve önerilere kulak bile asmıyordu. O: John Quinn, Lizzie Bliss, Katherine Dreier ya da Walter Arensberg gibi maceracı bir koleksiyoner değildi. Onun gözde ressamları Renoir, Cezanne, Matisse gibi sanatçılardı.

Barnes kendinden emin bir tarzda ilerlediği bu yolda, bir de yazı kaleme almıştı. 1915 “Art and Decoration”ın Nisan sayısında yayımlanan yazı “Bir Resme Nasıl Karar Verilir?” başlığını taşıyordu. Burada Barnes çok cüretkar bir dil kullanmıştı. Ona göre, resim satın alırken saf bir saplantı ya da bir şeyi derinden hissetmek önemliydi. “İyi kalite resimler insan için doyurucu birer dostturlar” yargısını ileri sürüyordu. Barnes ilk kez kaleme almış olduğu bu yazıda, kendi kurallarını birer mutlak olarak gösteriyor ve başkalarına yabanıl bir biçimde saldırıyordu. Bunu resim sanatına duyduğu aşk ve tutku adına yapmıştı. Barnes bulunduğu noktadan daha da ileriye gitmek niyetindeydi. En büyük hedeflerinden biri de sanat eğitimi veren bir okul açmaktı. Kısa bir süre sonra, Barnes Foundation adı altında, sonradan aynı zamanda bir eğitim kurumuna dönüşecek olan kuruluşunu gerçekleştirdi. Barnes’ın üniversite çevrelerinden yakın dostlukları ilerde bu girişimi destekleyeceklerdi.

Barnes’ın istediği gibi, kısa süre içinde fondasyonun binasında dersler başladı. Psikolojinin prensipleri, pragmatizm, dinsel eğitimin çeşitlilikleri adı altında dersler başlamıştı. William James’in denemeleri, Dewey’in kitapları, Bertrand Russel’in yazıları, George Santayana’nın güzellik duyumu, sanatın sebepleri gibi yazıları, İngiliz kritik Roger Fry’nin denemeleri tartışılıyordu. Barnes çok heyecanlıydı, bu deneyim onu cesaretlendirmişti. Barnes bundan sonraki aşamada, dersleri filozofların bizzat kendilerinden verdirtmek niyetindeydi. Özellikle Dewey’in 1916′da yazmış olduğu “Demokrasi ve Eğitim” adlı çalışmasını çok beğenmişti. Dewey, Akademi dünyasının efsanevi figürüydü ve New York Colombia Üniversitesi’nde dersler veriyordu. Barnes’ın teklifini kabul eden Dewey, hemen fondasyondaki derslere başladı. Talebeler Dewey’e hayrandılar. Bu iki adam, birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlardı. Sık sık birlikte yolculuklara çıktılar, fikir alışverişinde bulundular ve birbirlerine uzman oldukları konularda çok şey öğrettiler. Filozof ona felsefi görüşlerini aktarırken, Barnes de filozofa sanatı anlatıyordu. Barnes giderek koleksiyonunu genişletmeye başlamıştı. 13 adet Cezanne’ı Amsterdam Müzesi’nden alarak kendi koleksiyonuna kattı. 1922′de New York Plaza Hotel’de, Dikran Kelekian müzayedesinden 161 adet resmin satışa çıktığını haber alınca, 12.300 Dolar ödeyerek bütün Cezanne’leri kendisi için ayırttı. Artık Paris’te önemli bir resim alıcısı olarak tanınmaya başlamıştı. 1923′e gelindiğinde 50 adet Cezanne’i vardı. Bu tabii Barnes için bir limit değildi. 1921′de Plaza Hotel’deki müzayededen 4 Degas satın aldı. 1924′de Avrupa’ya yaptığı yolculukta 40 parça antik Yunan ve Mısır heykellerini koleksiyonuna ekledi. Doktor Barnes eğitime çok önem veren biri olarak, fondasyonda yeni bir program yapmıştı. Bundan böyle, fondasyonda görevli olarak 5 kişi çalışmaya başlayacaktı. Barnes ve eşi Laura, Mulen kardeşler ve Mr. Wilson. Fondasyonun kurallarını da oluşturmuştu: Barnes’ın ölümünden sonra hiçbir resim ödünç verilmeyecek, Fondasyon haftada 2 gün ziyaretçilere açık kalacak, yaz aylarında etkinlik yapılmayacak, öğrenciler için özel sanat seminerleri çok titiz programlar içinde gerçekleştirilecek, sanat bilgisi yüksek hocalar dersler verecek, binanın içinde yer aldığı arbereteryum ise belli günler dışında ziyaretçilere kapalı kalacaktı. Fondasyonda hiçbir zaman parti, akşam yemeği ya da resepsiyon verilmeyecekti. Ve sanatçılar burayı kendi özel girişimleri için kullanmayacaklardı. 4 Aralık 1922′de Barnes Foundation, kendine göre resmiyeti olan bir eğitim enstitüsüne dönüşüyordu. Barnes’ın en yakın yardımcısı Filozof John Dewey’di. Bu çalışmalar sırasında Barnes yeniden Paris yolculuğuna çıktı. Ancak bu kez 10 yıl önceki deneyimsizliği yaşamıyordu. Artık ilişkileri çok daha sağlam, resim alımı konusunda çok daha deneyim sahibiydi. Paris’te Art Dealer Paul Guillaume ile tanıştı. Paul ünlü şair ve sanat kritiği Apollinaire’nin yakın dostuydu.

Paul’un galerisi çok büyük ve şaşalıydı. Cezanne, Renoir, Matisse ve Picasso sergiliyordu. Paul Guillaume, Barnes’ın sanata duyduğu tutkuya hayran kalmıştı. Paul, Barnes’e Afrika sanatını tanıttı. Rousseau ve Soutine’i tanıştırdı. Barnes çok sayıda resim satın aldı. Barnes’ın bundan sonraki yolculuğunda yanında heykeltıraş Jacques Lepshitz vardı. Birlikte müzeleri ve galerileri dolaştılar. Bu yolculuğu sırasında Barnes, Modigliani satın alarak koleksiyonunu daha da genişletti. İtalyan Sürrealistlerinden Giorgio De Chirico ve Jules Pascin’den resimler satın aldı. Bu sıralarda, Chirico, Barnes’ın portrelerini yaptı. Biri yağlıboya ve diğeri karakalem olan bu çalışmalar, bugün fondasyonun giriş duvarında asılıdır.

13 Ocak 1923′de Barnes Paris’ten New York’a döndüğünde, bütün Amerikan basını Barnes’dan söz ediyor, yarım milyar dolar değerindeki resimle ülkeye giriş yaptığını konuşuyordu. “The Artı/da, Forbes Watson, Barnes koleksiyonunun yeni eserlerinden söz ediyor, ayrıca Merion’da hazırlık halindeki fondasyonun, kentin yeni bir sanat müzesi konumunda olacağını yazıyordu. Evening Bulletin’e göre, fondasyonun eğitim direktörü John Dewey olacak, Princeton Üniversitesi Felsefe Bölümü üyelerinden Laurence Buermeyer, John Dewey’e asistanlık yapacaktı. Ve kent, yeni bir radikal merkeze kavuşuyordu.

Bu sıralarda Barnes, Pennsylvania Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü’nden bir teklif aldı. Barnes, Akademiye sergilenmesi için 4 Pascin, 7 Lipchitz, 19 Soutine, 7 Modigliani, 5 Matisse, 5 Derain, 2 Picasso, 2 Utrillo, 17 Chirico ve bugün tanınmayan bazı ressamlardan eserler verdi. Bu sergiyle birlikte, modern sanatın yetkin örnekleri Amerikan toplumuna sunuluyordu. Çok geçmeden Amerikan konservatif kesimden sesler yükselmeye başladı. Barnes realist biriydi ve yaşadığı yerin Paris olmadığını biliyordu. Böyle bir toplumda tutucu kesimden çatlak seslerin çıkacağını sezinlemişti. Ancak o, koleksiyonuyla her zaman gurur duymuştu. Akıl hastalıkları uzmanı Psikiyatrisi Dr. Francis Dercum, bu resimlerde patolojik elementlerin bulunduğunu ve bunların hastalıklı renkler ve formlarla ifade edildiğini iddia ediyordu. Barnes bu yorumu yanıtsız bırakmadı. �The Artı�ın Haziran-Temmuz sayısında, Dercum’un akıl hastalıklarıyla ilgili bilgisinin sınırlı olduğunu, bu tip doktorların kariyer yaparken başkalarının fikirlerine dayanarak var olduklarını yazdı. Bu tip doktorların sanatı ve bilimi iyi kavrayabilmeleri için, hayatlarını yoğun bir biçimde araştırmalara adamaları gerektiğini söylüyordu. Bu yazı ile birlikte Barnes, Modern Sanat için savaşmaya başlamıştı. Bu sergiden sonra Barnes, kim bu resimlere karşı çıktıysa yazıyla yanıt veriyor, ağır sözler sarfediyor ve savaşıyordu. Ve Doktor Dercum’u her yerde, düşünce kaybına uğramış biri olarak gösteriyordu. Barnes’e göre bütün modern ressamlar, bireysel yaşantının detaylarını plastik değerlerle dile getirmekteydiler. Barnes ifadesine şöyle devam ediyordu: “Sekiz yıl önce Philadelphia Orkestrası’nın yorumlamış olduğu, Arnold Schoenberg’ın Kammersymhonie adlı eserinin ilk kez çalınması sırasında, halk oldukça garip bir tepki göstermişti. Dinleyicinin kendisine yabancılık duyduğu bu senfoniyi dinlerken, bir algı bozukluğu yaşandığına tanıklık yaptım.

Bana kalırsa yeni sanat yapıtları, hemen algılanabilecek bir yapı taşımıyor. Örneğin, eğer Modigliani’nin Nü’lerindeki absürt yorum yadırgatıcı bulunuyorsa, müzelere gidip Afrika sanatı heykel örneklerine bakmak yeterlidir”. Aynı sergiyle ilgili olarak, Francis Z. Ziegler Record’da Barnes’in yüksekten bakan yazısına karşılık verdi. Dorlathy Grafly, The North American’daki yazısında Barnes koleksiyonuna hücum etti. H. P. Roche, bir gazete yazısında Barnes’ın aslında tutucu biri olduğunu, koleksiyonunda Dada ve Sürrealistlerden eser bulunmadığını, Pascin, Soutine ve Lipchitz gibi sanatçıların koleksiyonda bulunmasının yanlış olduğunu vurguluyordu. Öte yandan Fransa’da yayınlanan L’ Esprit Nouveau adlı sanat dergisinde, Maurice Raynal imzalı yazı Dr. Barnes koleksiyonunun dehaların eserlerinden oluştuğunu söylüyordu. Bunun yanı sıra L’Amour de L’Art’da Waldeman George, Barnes fondasyonunun önemini vurguluyordu. Barnes bütün şimşekleri üzerine çekmişti. Basında bu tartışmalar sürerken, Barnes sürekli resim satın alıyordu. 19 Mart 1925 tarihinde, Barnes Foundation büyük bir törenle açıldı. Açılış konuşmasını Filozof ve Fondasyon Başkanı olan John Dewey yaptı. Amaçlarının sadece eserlerin sergilenmesi değil, sanat eğitimi ve talebe yetiştirmek olduğunu vurguluyordu konuşmasında.

Kısa süre içerisinde fondasyona yardımcı asistanlar alındı; Thomas H. Munro ve Mary Mullen. Ve fondasyon kendi yayınlarına başlamıştı. İlk kitap “An Approach to Art (Sanata bir Yaklaşım)” adını taşıyordu. İmza Mary Mullen’ındı. İkinci kitap, Buermeyer’in “The Aestetic Experience (Estetik Deneyim)” adını taşıyordu.

Bu yayınlardan sonra Barnes; kendi kitabını kaleme almak istedi. Kendisine Mary Mullen ve Buermeyer asistanlık yapmayı üstlendiler. Hummalı bir yazım aşamasından sonra, kitap basıma hazırdı. 1925′te John Dewey’in önsözüyle birlikte, 106 resmin saydamlarını içeren görsel malzemeyle, 530 sayfa olarak yayımlandı. “The Art In The Painting” Barnes’ın dostu Dewey’e ithaf edilmişti.

Barnes, “The Art In The Painting”de çok yeni sayılabilecek fikirler ileri sürmüyordu. Bazılarına göre kitap, düşünür ve sanat kritiği Clive Bell ve Roger Fry’in fikirlerinden yola çıkılarak yazılmıştı. Bazı sanat adamları kitabı coşkuyla karşıladılar. The Nation’da yazan Joseph Wood Krutch, kitabın çok önemli olduğunu söylüyordu. Alfred H. Barr, “Saturday Rewiev of Literature”de coşkulu bir övgü kaleme almıştı “500 sayfalık kitap, enerji dolu ve Modem Sanat’ın durumunu anlatan önemli bir belge niteliğinde” diyordu. “New York Herald Tribune”de yazan Raymond Weaver’e göre ise, orjinal ve etkileyici bir yapıttı. Ünlü şair Ezra

Pound da bu kitabın beklenmeyen bir jest olduğunu yazmıştı. Pound, Barnes’ın sadece sanata büyük paralar yatıran biri değil, ama entelektüel bir çaba içinde olduğunu söylüyordu. Bütün bunların yanı sıra Les Stein, “The New Republic”in 2 Aralık 1925 tarihli sayısında, yazının içinde geliştirdiği ilginç bir üslupla, Barnes’ı Maniyerist bir biçimde vuruyordu. Barnes’ın kitabının çok yeni ve kuşatıcı gözüktüğünü, bilgiçlikten uzak, karşılaştırmalı bir yapı taşıdığını, ancak Barnes’ın burada çok yanlış olarak kendini açıklarken, bazı sanat yazarlarının etkisi altında kaldığını söylemekteydi. Leo’nun yazısı övgüyle başlayıp yergiyle bitiyordu. Barnes bu ihanet karşısında, önce susmayı yeğledi. 1926′da, tam bir yıl sonra, “Day Dreaming In Art Education”da “Labeling Stein’s Criticism” adlı yazısında “Estetiğin fildişi kulesinde yaşayan Stein’ın, pratik dünyadaki yetersizliğini” vurguluyor, bu steril yaşamın iç duyumları yanlış yönlendirerek zayıflatıcı bir etkisi olduğunu ileri sürüyordu. Ona göre Leo Stein, nerotik yetersizliğinden ötürü bütün hayatı boyunca acı çekmişti. Barnes bunun yakın tanığı olduğunu yazıyordu. Barnes’ın bu aşırı saldırısına Stein hiçbir zaman yanıt vermedi.

Kısa bir süre sonra, fondasyon kendi gazetesini yayımlamaya başladı. İlk sayıda Mary Mullen, fondasyonun gelecekteki politikalarını ve eğitim programını anlatıyordu. Program, son derece de kuşatıcıydı. Dersler Eylül’den Haziran’a kadar sürecek, yaz aylarında talebeler Avrupa’daki Modern Sanat müzelerine giderek sanatı yerinde öğreneceklerdi. Ve yine dersler Barnes koleksiyonundaki örneklerle beslenerek geliştirilecekti. Barnes için eğitimin önemi büyüktü. Bu nedenle, üniversite hocalarıyla bağlantılar kurmaya başladı. Öte yandan, fondasyonda eğitim gören talebelerin lisans yaptıklarına dair fondasyonun geçerli bir belge vermesi gerekiyordu. Bunun için de eğitim kurumlarından bazı destekler alması gerekliydi. Ve en büyük amacı, kısa süre içinde Pennsylvania Üniversitesi ile bağlantı ve işbirliği içinde, bir Güzel Sanatlar Okulu açmaktı. Pennsylvania Üniversitesi’nin Design Bölümü’yle işbirliği yapacağını basına duyurmuştu. Ancak bu durum üniversite hocaları arasında büyük tartışma yarattı. Ve giderek artan ve alevlenen karşı fikirlerle, iş bozuldu. Pennsylvania’dan birkaç yetkili hoca, Harriet Sartain ve Anger Elliott, Barnes Foundation’un yetersiz olduğunu açıklıyorlardı. Hunger Elliott, daha da ileri giderek fondasyondaki koleksiyon için, ‘Bolşevik zevki’ tabirini kullanıyordu.

Barnes bütün bu yükselen muhalefete karşı savunmasını yine hazırlamıştı… 1925 Nisan sayısı Foundation gazetesinde bir yazı yazdı. Yazıda, Pennsylvania Üniversitesi School of Design Bölümü’nün Endüstri Sanatıyla ilgilendiğini, endüstrinin mekanik kavramlarına yenik düştüğünü, teknik ve saçma şeylerle uğraştığını ve sanatı tanımadığını ileri sürdü. Okulun önemli ve saygın üyelerinden Dr. Dillaway’ın görüşlerini eleştirerek, sanata karşı takınılan bütün bu tavırların, hiçbir zaman eğitim düzeyi yüksek insanlarca kabul görmeyeceğini, ancak entelektüel seviyesi yüksek insanların kendi koleksiyonundaki eserleri anlayabileceğini söylüyordu. Bu yazının ardından Barnes Pennsylvania Üniversitesi’ne bir mektup yazarak hücumunu sürdürdü. Mektupta özellikle Pennsylvania Üniversitesi’nin mental olarak zayıflığını dile getiriyor ve takındıkları tavrı “bir zehirlenmenin geleneksel itirafları” olarak yorumluyordu.

Bütün bu zorluklara ve karışıklıklara rağmen, Barnes isteklerinden vazgeçmiş değildi. Bu konuda son derece de kavgacı, istekli ve coşkuluydu. Bütün tabuları yıkmak istiyordu. isteklerinin başında Barnes Foundation’un resmileşmesi ve burada okuyan talebelerin, okulu bitirirken geçerli bir mezuniyet belgesiyle ayrılmalarıydı. Uzun bir süre bu amacı için savaştı. Sürekli Pennsylvania Üniversitesi’ne mektupla başvuruyor ancak üniversite yetkilileri bunların hiçbirine yanıt vermiyordu. Bunu izleyen zaman diliminde, Barnes daha başka bir kuruluş olan Pennsylvania Museum of Modern Art’la ilişkiye girdi. 1925 Mayıs’ında Dr. Samuel Woodhouse Barnes’i çok mutlu eden bir mektup yolladı. Müze olarak Barnes Foundation’un sanat eğitimine yönelmesinden büyük övünç duyduklarını dile getiriyordu.

Enstitü Başkanı Kimball, Barnes’in aksine tutucu bir adamdı. Fiske Kimball, konservatizmi nedeniyle müzenin içini dekoratif sanat objeleriyle doldurmuştu. Barnes ve Kimball daha ilk karşılaşmalarında, birbirlerinin fikirlerinin ne kadar karşıt olduğunu anlamışlardı. Bu buluşma ikisinde de düş kırıklığı yarattı. Barnes’in düşman listesi giderek kabarıyordu. Gazeteler, sanat kritikleri, koleksiyonerler, tablo satıcıları, akademik eğitimin tutucu çevresi, şimdi de müze yöneticileri, hemen herkes Barnes tarafından incitilmişlerdi. Barnes şimdilik üniversite ile ilişkisini askıya alarak, başka alanlara doğru yöneldi.

2

Barnes çocukluğundan bu yana zencilere karşı belli bir duyarlılık taşımıştı. Zencilerin sosyal konumları ve statüleri, Barnes’ın onlarla hep ilgilenmesine yol açmıştı. 1926 yılında fondasyon, Primitif Zenci Heykeli adı altında bir kitap yayımladı. Kitabı Guillaume ve Munro kaleme almışlardı. Aynı yıl, Harlem Rönesansı adı altında siyahları destekleme hareketi yaşanıyordu. Yine aynı yıllarda, Dr. Alain Locke tarafından editörlüğü üstlenilen “The New Negro” adlı kitapta, siyah entelektüel kesimden yazarlar arasında Barnes’ın imzası göze çarpıyordu. ‘Negro Sanatı ve Amerika’ başlıklı yazıda, Barnes siyahları açık bir dille savunuyordu. 1926 Mayıs Foundation gazetesi, Özel Negro Sanatı sayısı olarak yayımlandı. “The Triumph of the Ancient Negro Art”; Guillaume, “Primitif ve Negro Heykeli”, Munro ve “An Experiment In Adult Negro Education”; Mary Mullen tarafından kaleme alınmış master yazılarıydı. Mart 1926′da, Barnes’ın Columbia Üniversitesi’nde verdiği “Negro Sanatının Geçmiş ve Bugünü” başlıklı konferans gazetede yer alıyordu. Bütün bu araştırmalar ve Negro sanatında yoğunlaşmalar, Barnes’ı fondasyonun politikalarından uzaklaştırmıştı. Ancak fondasyonun giderek güçten düştüğünü hissediyordu. Barnes’ın sivri kişiliği, aykırı politikaları, hemen hemen bütün ilişkilerini zedelemişti. Barnes artık üniversiteden umudunu kesmişti.

Yavaş yavaş fondasyondan ayrılmalar başlamıştı. John Dewey çok daha özgür kalıp, dışarıdan danışmanlık yapmak istediğini söyledi. 1926 Haziran’ında Buermeyer, New York Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne geçti. Aynı yıllar Thomas Munro, fondasyonu terketti. Barnes kısa bir süre içinde, fondasyonun kalın duvarları arasında izole edilmiş bir hayatın içerisine sürüklenmişti.

Ancak onu hiç bir zaman bırakmayacak biri vardı: Violette De Mazia. Bu kadın 1926 yılında fondasyona girmişti. Kısa süre içinde Barnes’ın en yakın çalışma arkadaşı ve sırdaşı olmuştu. Özellikle kitap çalışmalarında başyardımcısı, yolculuklarında ona eşlik eden biriydi. Barnes için Mazia karısından sonra, hayatındaki en önemli kadınlardan biriydi. Laura ve Violette De Mazia birbirlerinin varlıklarından haberdar olmakla birlikte, mümkün olduğu kadar karşılaşmamaya çalışıyorlardı.

Karşılaştıklarında da çok az konuşup, birbirlerini snobe ediyorlardı. Mazia yıllar içinde Barnes’ın bütün hayatına hükmeden bir kadın haline gelmişti. Barnes’ın ölümünden sonra da, fondasyonun tüm sorumluluğunu üstlenmiş ve bu görevi uzun yıllar sürdürmüştü.

Barnes, fondasyondaki ayrılmalar ve değişikliklerle birlikte, içine kapanıp bir süre suskunluğa gömüldü. Daha sonra ani bir kararla, ilaç fabrikalarından birini yüksek bir para karşılığı başka bir firmaya devrederek, bütün gücünü fondasyondaki sanatsal gelişmelere adadı. 1930′un sonlarına doğru, fondasyona Barnes’i çok mutlu edecek bir haber geldi. Henri Matisse Amerika’ya geliyordu. Sanatçının Amerika ziyaretini, Pittsburg Üniversitesi’nden Dr. John F.C. Raschen organize ediyordu. Programda, 2 gün Washington’u ziyaret, 1 gün de Philadelphia vardı. Matisse, Merion’da Dr. Barnes’i ziyaret etmek istediğini söyledi. Matisse’in ziyareti Barnes için çok önem taşıyordu. Barnes, Matisse’in yanındaki grubu reddederek, yalnızca sanatçıyla buluşabileceğini bildirdi. Barnes ve Matisse’in buluşmaları olağanüstüydü. Barnes çok formda, Matisse ise çok heyecanlıydı. Sanatçı fondasyondaki bütün koleksiyonu tek tek inceledi. Uzun uzun sohbet ettiler ve Barnes sanatçıdan fondasyonun duvarı için büyük bir resim isteğinde bulundu. Barnes ve Matisse fondasyonda görüşürlerken, sanatçının yanındaki grup, fondasyonun bahçesinde bekliyordu. Matisse Barnes’ı fondasyon duvarına yapılacak resim için olumlu yanıtlamıştı. Ve sanatçı Nice’teki atölyesinde çalışmalarına başladı. Daha sonra Merion’a gelerek, ışık, perspektif ve mekan çalışmaları yaptı. Bu girişim, Barnes için yüksek bir prestijdi. Barnes yeniden düşmanlarına karşı bir zafer kazanacaktı. Matisse, çok önceden planladığı tematik bir girişimi, fondasyonun duvar resmi için kullanmaya karar vermişti. 1931 yılında başlayan çalışma, 1933 yılında, iki yıllık yoğun bir çalışma sonucunda gerçekleşmişti. Matisse tarafından 5 metreye 3 metre tuval üzerine tasarlanılan duvar resmi, sayısız eskiz ve birçok plan çizildikten sonra gerçekleşmişti. Matisse duvar resminin adını “Dans” koydu. Bu duvar resmi çalışması sırasında Barnes, sanatçının ünlü triptiği “The Tree Sisters”ı satın almıştı. Duvar resmi çalışmaları sürerken, Barnes’ın Mazia’yla birlikte, yoğun bir araştırma ve inceleme sonucu organize ettiği “The Art of The Henri Matisse” adlı kitap yayına hazırlanmıştı. Kitapta, 135 adet Matisse eserlerinin saydamları, 300 sayfa da sanatçının sanatını açıklayan tekst bulunuyordu. Bu kitabın yayınlanmasıyla birlikte, uzun bir süredir araları açık olan Leo Stein ve Barnes arasındaki buzlar erimişti. Matisse’in fondasyon için yaptığı “Dans” adlı mural ve Matisse kitabı, Barnes’ın yeni bir zaferiydi.

1930′lu yıllarla birlikte, Barnes daha barışçı bir tutum sergiliyordu. İki büyük düşmanı Pennsylvania Üniversitesi ve Philadelphia Müzesi ile barış girişimi içindeydi ve hala fondasyondaki eğitimi resmileştirecek belgeyi alma umudu içindeydi. 1936′da Fransa’da yapılan “Çağdaş Ressamlardan Artistik Halılar” sergisinde, Picasso, Matisse, Ferdinand Leger, Rouault gibi isimler vardı. Barnes bu halıların, Philadelphia Müzesi’nde sergilenmesi için, Müze Başkanı John S. Jenks’e bir mektup yazarak, güçlerini birleştirme gereğini vurguladı. Bu dostane yaklaşım, müzeyi fazlasıyla mutlu etmişti. Ancak bu sergi hiçbir zaman gerçekleşmeden kaldı.

Barnes koleksiyonu, bu zaman diliminde hem nitelik hem nicelik açısından çok zenginleşmişti. O, resim seçerken ya da satın alırken, kendi kararlarından çok emin olmuştur. Arada sırada alacağı resimleri ekspertiz ettirdiyse de, hiç birine fazla güvenmemiştir. Barnes’ın ne zaman, nasıl ve nerede resim satın aldığını, hiç kimse detaylarına kadar çözememiştir. Bu her zaman bir sır olarak kalacaktır.

30′lu yıllardan sonra, modern Avrupa sanatı artık Amerika’ya ulaşmıştı. New York Museum of Modern Art 1929′da, Whitney Müze 1931′de sanatın hizmetine girmişti. Amerikan halkı Kandinsky ve Alman ekolünden Klee, Kokoschka ve Beckmann, Sürrealistlerden Dali ve Ernst’i konuşuyordu. Meksika duvar ressamlarıyla ilgileniyor, Picasso’yu izliyordu. Ancak Barnes, kendi bildiği yolda ilerlemekten özel bir haz alıyordu. 1932′de New York’un seçkin galerisi Knodler’den 36.000 dolar ödeyerek bir Renoir (Femme Tricotant) ve Cezanne’den (Le Terres Rouges) adlı tabloları satın aldı.


Barnes artık Renoir uzmanı olarak biliniyordu. 1935′de Renoir üzerine, asistanı Mazia ile birlikte kapsamlı bir inceleme hazırladılar. Renoir kitabı, sanatçının 158 eserinin saydamlarıyla birlikte, 515 sayfa olarak basıldı.

1936′ya gelindiğinde Barnes, başarılarıyla övünecek bir konumdaydı. O coşkulu bir koleksiyoner olarak, 75 adet Cezanne, 175 adet Renoir ile büyük bir gücün sahibi olmuştu. Aynı yıl Fransa’da, L’orangerie galerisinde büyük bir Cezanne retrospektifi düzenlendi ve Fransız Hükümeti tarafından Barnes, Legion de Honneur nişanıyla ödüllendirildi.

1935 yılında, ünlü İtalyan Sürrealist Chirico, New York’u ziyarete geldi. Fondasyanda sanatçının 25 adet büyük boy yağlıboya tablosu bulunuyordu. Chirico, Merion’u ziyaret etti. Barnes kendisine Amerika menajerliğini teklif ettiyse de, bu teklif sanatçı tarafından geri çevrildi.

1936′da Barnes’ın ikinci ve büyük ziyaretçisi, ünlü galerici Ambroise Vollard’dı. Bu ünlü galericinin fondasyonu ziyareti, büyük yankılara neden oldu. Bu Barnes için büyük bir prestijdi. Barnes düşmanlarına karşı yeni bir zafer daha kazanmıştı. Vollard ülkesine döndükten sonra, Barnes koleksiyonundan çok etkilendiğini, fondasyonu dolaşırken kendisini yıldızların arasında uçarken duyumsadığını söyledi. Ve Vollard’a göre bu koleksiyon bir mucizeydi.

1939′da Barnes ve Mazia, birlikte yeni bir çalışma başlatmışlardı. “Art of Cezanne” adlı kapsamlı araştırma, Harcourt Brace şirketi tarafından, bütün masrafları karşılanarak baskıya hazırlandı.

1940 Şubat’ında, Barnes İngiliz Filozof Bertrand Russell’in California Üniversitesi’nde konferans vermek üzere Amerika’ya geleceği haberiyle heyecanlandı. Amerikan entelektüel çevresi, filozofun ziyaretini merakla bekliyordu. Russell, Merion’u ziyaret etmek istediğini bildirdi. Filozof ve Barnes fondasyonda buluştular. Barnes’ın amacı, Russell’e fondasyonda dersler verdirtmekti. Aralarında çok dostane ve sıcak bir ilişki başlamıştı. Russell Avrupa’ya döndükten sonra, Barnes’la sık sık mektuplaştılar. Aynı yılın Ağustos ayında Barnes Russell’ın Tahoe gölü kenarındaki evine gitti. Burada Russell, fondasyonda dersler vermeyi kabul ettiğini Barnes’a açıkladı. 2 Ocak 1941′de Bertrand Russell, fondasyondaki ilk dersini veriyordu. Büyük Salon, bütün akademisyenler ve felsefe tutkunlarıyla dolmuştu. Ve Barnes, ilk kez böyle bir filozofun patronu olmaktan büyük haz alıyordu. Russell 1942 yıllarının sonlarına kadar derslerini sürdürdü. Russell’ın fondasyonda ders vermeye başlamasıyla, bütün dikkatler yine Barnes’ın üzerine çekilmişti.

Barnes iki büyük düşmanı Philadelphia Müzesi ve Pennsylvania Üniversitesi ile artık sulh imzalamak istiyordu. Kariyeri boyunca, bu iki kurumla çalışma istekleri hep geri çevrilmişti. Bu kez 23 Şubat 1948′de Philadelphia Müzesi Barnes’a bir mektup yolladı. Büyük bir Matisse retrospektifi düşünüyorlardı ve Barnes’dan yardım istiyorlardı. Barnes, büyük bir zevkle teklifi reddetti. Aradaki düşmanlık yeniden alevlenmişti. Barnes’ın en büyük sorunlarından biri, basının kendisini yakından takip etmesiydi. Her hareketi olay haline geliyor, her sözü tartışılıyordu. Kavgacı imajı onun her eylemini belirliyordu. Ancak Barnes, Filozof John Dewey ve Bertrand Russell ile hiç bir zaman çelişkiye düşmemişti. Kısaca, düşünce kapasiteleri çok yüksek insanlarla anlaşabiliyordu. Barnes’ın toplumda verdiği bütün savaş, sıradan düşünüş biçimlerine karşı çıkmak, ilkel yargıları ve primitif kararları protesto etmekti. O kendi içinde yaşadığı toplumu, yüksek değerlerle donatmak istiyordu. Hayatı boyunca yaşadığı ruhsal iniş çıkışlar, öfkeler ve düş kırıklıkları sonunda; geride genç kuşaklara yeni ufuklar açacak, yüksek bir estetik ve eğitim merkezi olan Barnes Foundation’ı bırakıyordu. Merion’daki fondasyon, onun ölümünden sonra da, ruhunun sığındığı bir tapınak olarak kalmıştır.

Kaynakça:

1- Great French Paintings From The Barnes Foundation/ Impressionist, Post-Impressionist and Early Modern, Little brown and Lincoln University Press, 1993

2- The Devil and Dr. Barnes Portrait of an American Art Collector, Howard Greenfeld, Hodoon Craftsmen, Scranton, Pennsylvania

* Gençsanat, Ekim 1998

AltıSekiz Boutique Design Agency